Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak tâlik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:

Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise herşey dosttur.

Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.

Mücahid ve Terörist

“Lisan-ı siyasette lâfz mânânın zıddıdır. Adalet külâhını, Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî.” (Bediüzzaman)
Günümüzde siyaset aleminde kavramlar ters yüz olmuş. Zıtlar yer değiştirmiş. Siyaha beyaz, beyaza siyah denilir duruma gelinmiş. Üstat bu çirkin siyasi yapıyı bu sözlerle ifade ediyor.

Adalet külâhını  Zulüm başına geçirmiş: Hukuk ve adalet adı altında insanlara zulüm ediliyor. Bir takım medeni kanunlar adı altında insanlığın mizacına ve fıtratına uygun olmayan sistemler ve kanunlar insanlığa zorla tatbik ediliyor. Şeriatın caydırıcı ve hakkaniyetli ceza hukukunu kaldırıp yerine günah ve haramları serbest bırakan hatta teşvik eden kanunların vazı ve bunun da adalet saraylarında icrası, meseleye işaret eder.

Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş: Hamiyet; din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusuna denir. Şimdilerde ise hain ve sapkın insanlar dine ve millete hizmet ediyorum, gayret ediyorum diyerek ırkçılık ve ulusalcılık adı altında dine ve millete hıyanet ediyorlar. Vatanın ve milletin birliğine ciddi zararlar veriyorlar. Bugün millet adına işlenen cinayet ve çirkinlikler hamiyet değil, hıyanettir.

Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış: Batı medeniyeti sömürü ve gasp üzerine kurduğu ekonomik düzeninin önündeki engelleri hep farklı isimlerle yad etmiştir. Mesela Anadolu’yu işgal eden emperyalist güçler karşında din ve vatan için direnişe geçen Türk milletinin cihat ve gazasını isyan ve eşkıyalık olarak ilan etmiştir. Dünyanın bir çok yerinde, kendi vatanını savunan ve hakimiyeti için mücadele eden toplumları terörist ve eşkıya göstererek siyasi propaganda yapıyor.

Bu geniş dairede böyle olduğu gibi, İslam toplumlarında da cunta yönetimleri İslam için çalışan, gayret eden ve cihat yapan Müslümanları gerici, irticacı, asi, hatta terörist gibi yaftalarla yaftalıyorlar. Cihat sadece silah ve kavga ile olmaz;  ilim, irfan, tebliğ gibi vasıtalar ile de olur. İşte İslam memleketlerinde batı kalıntısı olan rejimler, dinsizliğe karşı yapılan müspet imanı hizmetleri hep tehlike ve başka isimler ile anmıştır.

Sivil asker, masum zalim ayrımını yapmadan bomba patlatarak cihat yapıyorum diyen sapkın guruplara terörist denilmesi mutabıktır. Üstadın bu sözleri kesinlikle teröristlerin terörü için kullanılamaz.

Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nam verilmiş: Hayvani hislerin ve  şeytani telkinlerin serbestçe işlenmesi ve önünün açılmasına özgürlük adı verilmiş. Allah’a kul olmak ve ibadetin gereğini yapmaya da esaret denilmiştir.

Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî: Bir birine zıt olan şeyler, bir birine emsal ve örnek olarak gösterilmiş. Beyaz, konu olarak anlatılırken, siyah örnek olarak verilmiş. Suretler ve görünüşler bir birinin yerine geçmiş, cihat ile terör gibi.  İsimler karşı karşıya getirilmiş ve makamlar yer değiştirmiş. Adaletin makamına zulüm oturmuş ve adalet diye anılır olmuş.

Bu Madem Böyledir…

Dünya madem fânidir (geçicidir).
Hem madem ömür kısadır.
Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem madem hayat-ı ebediye (ebedi hayat) burada kazanılacaktır.
Hem madem dünya sahipsiz değil.
Hem madem şu misafirhane-i dünyanın (dünya misafirhanesinin) gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri (idare eden, çekip çeviren
) var.
Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.
Hem madem “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” (Bakara Sûresi, 2:286.) sırrınca teklif-i mâlâyutak (kişinin yapamayacağı bir şeyi ona yüklemek) yoktur.
Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercih edilmiştir).
Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini (ebedi hayatını) hayat-ı dünyeviye (dünya hayatı) için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.

Bediüzzaman

Uhuvvet Risalesi’nde, kin ve adâvetin hakikat ve hikmet nazarında zulüm olduğu ifade edilmektedir.

Hakikat nazarıyla bakmak, adavet, kin ve hasedin hak ve hukuk nokta-i nazarından zararını değerlendirmektir. Üstadımız; hak ve hukuk açısından, kin ve adâvetin mü’minler arasında nasıl bir zulme vesile olduğunu, sefine misâliyle gayet güzel ve aşikar olarak anlatmaktadır.

Hakikat noktasında, mü’minin mü’mine kin ve adâvet beslemesi büyük bir zulümdür. Yani mü’min böyle bir muâmeleyi, hakikat ve hak açısından hak etmiyor.

Çünkü mü’min kardeşimize kin ve adâvet etmemize sebebiyet veren haller ve sıfatlar, hem azdır, hem de zayıftır. Buna mukâbil muhabbet ve şefkat edecek, haller ve vasıflar ise, hem çoktur, hem de kuvvetlidir. O halde, beğenmediğimiz zararlı ve menfi sıfatlar için, o mü’minin iman, İslâmiyet ve insâniyet ve sâire gibi sıfat ve hasletlerini reddetmek, kabul etmemek veya mahkum etmek, hak ve hukuk açısından yanlış olduğundan zulümdür.

Hikmet nazarında, mü’mine kin ve adâvet beslemek de ayrı bir zulümdür.

Buradaki mana ise, bir mü’mine adâvet beslemenin maslahatı ve faydası olmadığını anlatmaktır. Yani mü’mine, kin ve adâvetle bakış, hikmetsiz, ibretsiz, faydasız, menfâatsiz ve maslahatsız bir bakıştır.

Zira mânen kusurlu ve yaralı bir kardeşimize, adâvetle bakmak değil, eğer faydalı olunacaksa ve tedavi edilecekse, bir doktor gibi şefkat ve merhametle yaklaşıp, lütufla ıslâhına çalışmak hikmetin icâbıdır. Çünkü hikmetle bakış hastayla değil, hastalıkla mücâdeleyi icâp ettirir. Bu ise; hastalıklarla mücâdele etmek, hastaya karşı da şefkatle ve merhametle yaklaşmak demektir.

Ayrıca uzun vadeli dargınlık ve adâvet, uhuvveti ciddi bozacağından ve inâtlaşmaya götüreceğinden bu da, maslahatsız ve hikmetsiz bir davranıştır.

Demek ki mü’mine karşı kin ve adâvetle yaklaşmak ve bakmak; Birinci Vecih’te, hukuk, hak ve gerçekler nokta-i nazarından zulümdür. İkinci Veciht’e ise hikmet açısından, faydasız, maslahatsız ve menfaatsiz olduğundan, ayrıca bir zulümdür.
Bağ

Hakiki Saadet ve Halis Sürur

“Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz…”

Allah’ı tanımayan ve onu sevmeyen, gerçek saadete, gerçek sevince, gerçek nimete, gerçek ve saf lezzete ulaşamaz, demektir. Demek gerçek saadet, sevinç, nimet ve lezzet, Allah’ı tanımak ve O’nu sevmek ile mümkündür.

Mesela; kainatın şefkatli ve hikmetli bir Allah tarafından tedbir ve terbiye edildiğini düşünmekte büyük bir lezzet ve saadet vardır. Zira bütün aciz ve zayıf yavruların rızıklarını mükemmel bir şekilde ve vakti vaktine temin edilmesini ve onların güzelce terbiye edildiğini bilmek, elbette tesadüf ve tabiat fikrinden daha hoş, daha mantıklı ve daha güzel bir düşüncedir.

Şayet Allah yok deyip, bütün her şeyi tesadüfe ve tabiata havale etsen, kalbin ve ruhun sürekli endişe ve karanlık içinde kalır. Zira milyonlarca yavrunun şefkatli bir  şekilde terbiye edilmesini ve hikmetli ve güzel bir şekilde rızıklandırılmasını tesadüfe  ve tabiata havale etmek ve bundan emin olup telaşlanmamak mümkün görünmüyor. Halbuki insan, ancak emin olup telaşlanmadığı zaman mesut ve bahtiyar olur.

Ölümün içyüzü ancak marifet ve muhabbet ile çözülür. Ölüm kafir için ebedi bir yok oluş, sonsuz bir hiçlik iken; Allah’ı tanıyan ve ibadet ile onu sevdiğini gösteren bir mümin için, ebedi bir alemin kapısı, sonsuz bir saadetin başlangıcıdır. İşte ölümün hakikati ancak marifet ve muhabbet ile çözümlenebiliyor. Küfür ve inkar ise; bir kördüğüm gibidir, insanı karamsarlığa ve dehşete atıyor. Daha bunun gibi yüzlerce örnek Risale-i Nur’larda geçiyor.

Şuna Buna Ne İçin Sataşıyoruz?

“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!.. “ (Bediüzzaman)

Peki, biz kime ne için sataşıyoruz?İmanımızı ve imanları kurtarmak için mi?Yoksa egomuzu tatmin etmek, nefsimizi ön plana çıkarmak için mi?Dikkatleri kendi üzerimize çekmek için mi sataşıyoruz yoksa?
Nuru parlak bir imana sahib olmak, sanırım başkalarının imanını kurtmaya talib olmak için yeterlidir.İşte Bediüzzaman’da bu var, nurlu ve cesim bir iman.O, imanının kendini insan yaptığının şuurunda, imansız bir insanın hiç olduğunun farkında.O, kendi imanını kurtardıktan sonra, “be hey ahmaklar, siz şimdi gülüp eğleniyorsunuz amma bir gün cezasını çekeceksiniz” deyip, onların bu haline gülerdi de geçerdi.İmanları kurtarmaya talib olmasa idi, elbette onlara gülüp geçecekti, ama onun içi yanıyordu, insanların imanını kurtarmak için dünya hayatını hiçe saymıştı.Hatta ahireti bile gözden çıkarmıştı…
Peki ya bizim durumumuz, karşımızdaki alevler karşısında çay içmek, bize hiç acı gelmiyor mu?Bir vazife sahibi olduğumuz şuurunda değil miyiz?Ben iman ettim kurtuldum, başkasından banane demekle gerçekten kurtulmuş oluyor muyuz?Dar düşünceler ve dar görüşlerden, bol sualle kurtulalım inşaallah.

Risale-i Nur Nedir?

Risale; mektup, rapor demektir.Yani belli bir konu hakkında yazılan yazılara risale denir.Risale-i Nur ise, şimdi Türkçe ile Nur Risalesi demektir.

Nur risalelerinde ana konu, iman hakikatleridir.Bu hakikatler, risalelerin tamamında, aklın kabul edeceği şekilde isbatlanmışlardır.Yani, Bediüzzaman ile klasik ilim geleneği, bilimi de içine alarak, isbat yöntemi ile daha da kuvvet kazanmıştır.Kur’an tek başına bir mucizedir.Zaten Nur risalelerinde Kur’an’dan; Kur’an-ı Mu’cizu’l Beyan diye bahsedilir.İşte bu Nur risaleleri; o mucize kitab Kur’ân’ın bir bakıma tefsiridir.Ama bu tefsiler, klasik usulle değil, hem mana itibari ile hem de belirttiğimiz gibi bilimi de arkasına alarak, isbat iledir.

Risaleleri ilk okumaya başlayanlar ya da okumak isteip de okumayanların ortaya sürdükleri bahanelerin başında, risalelerin dilinin çok ağır olmasıdır.Halbuki mesele böyle değildir.İnsanlar kendilerini bu konuda şartlandırmışlardır.Risalelerde geçen çoğu kelime, şu anda da kullanılıyor.Sadece farklı bir formda olduğu için biz kullanmadığımızı zannediyoruz.Mesela, eserler yerine âsâr denir; ufuklar yerine âfâk denir.Başka bir örnek verecek olursak; nur isimdir, tenvir fiildir, münevver nurlanmış demektir.Birazcık dikkatli bakınca, kelimelerin birbirlerini çağrıştırdığı görülecektir.Ayrıca, bir anlam aynı cümlede farklı kelimelerle ifade edilmiş olabiliyor, bu da sizin kelime hazinenizi dolayısı ile zihninizi geliştirecektir.

Allah’tan; sürekli okuyan kardeşlerime okuyup anladıkları ile amek için, okumaya yeni başlayan kardeşlerime anlamaları için, bu eserlerle hiç tanışmamış kardeşlerime de tanışmaları için niyazda bulunuyorum.Allah bizleri muvaffak kılsın.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.